Dünyanın en Güney’inde Arjantin’de arkadaşımla yazıştık. Orda son baharla birlikte soğuklarda başlamiş. Tabi bu arada orda da virüs öldürmeye başlayınca. Onlarda karantinaya girmiş. Bu gidişle bu virüsün Dünyayı terk etmeye hiç niyeti yok. Dünyanın bir tarafında yaz başlarken diğer tarafında kış başlıyor.
12 Nisan 2023 Çarşamba
Batı madeniyetinin Yünan özentisi
ABD Parlamento binası
Amerika’nın antik Yunanistan’a aşırı ilgileri nerden geliyor acaba.
Hükümet binalarını antik Yunan tapınak mimarisine benzer yapıyorlar.
İç savaş sırasında başkan olan Lincon, savaş sonunda tiyatro izlerken öldürülmüş, Vaşington'da adina yapılan anıt aynı sitildedir. İçindeki tahtta oturan Lincon heykeli, dünyanın 7 harikasından biri olan Jeus heykeline benzetilmiştir.
Lincoln Anıtı, ABD 'nin başkenti Washington 'da Başkan Abraham Lincoln 'ın anısına yapılmış anıttır. Hoşgörü, doğruluk ve kararlılığı simgeler. Henry Bacon tarafından Atina Akropolisi 'indeki Parthenon 'u anımsatacak biçimde tasarlanmıştır; 13,4 m yüksekliğinde 36 sütunu vardır.
Aya yapılan yolculuklarına antik Yunan mitolojik Tanrı isimleri veriyorlar.
Apollo (Güneş tanrısı), Artemis (Apollo’nun kız kardeşi, bereket tanrısı).
Başkan Clinkten Yunanistan’da “Ben kendimi Yunanlı hissediyorum.” demişti.
Özgürlük heykeli bile Mitolojik aşk tanrısı Afrodit'e benzetilmiş.
Bu heykel Fransa’da yapılmış. Fransız’larında antik Yunan mitolojisine karşı ilgileri az değil.
Başkentlerine Homeros’un İlyada destanındaki Yunan kralı Menalios’un karısı Helen’i kaçıran Truva savaşına neden olan Paris’in adını vermişler.
Halikarnaslı Herodot yazdığı tarih kitabının ilk sayfalarında anttık çağdaki savaşların büyük çoğunluğu kadın kaçırma yüzünden çıkmıştır diyor birkaç örnek veriyor.
Bunlardan biride Paris’in kaçırdığı Helen olduğunu söylüyor.
Gemilerle kaçırma şöyle oluyor; şehir limanına giren ticaret gemileri alışverişe gelen kadınları, gemiyi hareket ettirip kaçırırlarmış.
Hiyeroglif Yazısı ve Osmanlı Zihniyeti
SultanAhmet meydanında ki Obelisk
Osmanlı İstanbul'u aldıktan sonra. Sultan Ahmet meydanında at yarışları yapılan antik Hipodromu yıkıyor. Yalnız dikili taşlara dokunmuyor. Orada "Obelisk" denen dört yüzünde hiyeroglif yazı ile süslü Roma döneminde Mısır'dan getirilen dikili taş yüz yıllarca Osmanlıya hiç bir şey ifade etmemiş.
Yavuz Sultan Selim Mısırı fet edince bu hiyeroglif yazılı taştan onlarca görüyorlar, ayrıca anıt mezarlarda daha çok hiyeroglif yazı görüyorlar, ama Osmanlıda hiç bir merak uyandırmıyor.
Ne zaman Napoleon Mısırı işgal ediyor. Kazı çalışmalarına başlıyor. Bu kazılarda bir taş buluyor, (Rozette taşı) bir yüzünde üç dilde; hiyeroglif, Demotik yazı ve Yunan alfabesiyle yazılmış metin var.
Osmanlı Napoleon'u savaşta yenince anlaşma gereği topladıkları savaşta Osmanlıya yardım eden İngiltere ye teslim ediliyor. (Taş şimdi İngiltere'de Britiş muzeum da muhafaza ediliyor.)
Fransız Şanpolyon denen Adam Yunan alfabesiyle yazılan metni okuyor. O metinde Mısır firavunu Ptolemaios'un ve kızı Kleopatra isimlerin hiyeroglif karşılığını bularak hiyeroglif yazıyı çözüyor.
En üsteki hiyoroglif yazının üst kısmı kopmuş kayıp. Aslında taşın en üstünde fravuna biat eden kalabalığı gösteren kabartma bir resim var. Hiyoroglif yazı resmin altında başlıyor.
Metinde firavunun başarıları övülüyör. Toplumdaki kerkes okuyabilsin diye üç dilde yazılıyor. Raripler okusun diye Hiyoroglif, halk okusun diye Dometik ve Yunan asıllılar okusun diye Yunanca yazılıyor.
Rozetta taşi
Sultanahmet'teki Obelisk 'ten İtalya Roma'da bir çok meydan da bulunduğu gibi, Fransa Paris Şan alize meydanında, Avusturya Viyana kraliyet sarayı yazlık bahçesinde de bulunmaktadır. Hepsi Mısırdan götürülmüş.
Champollion, Thomas Young ve William Bankes tarafından yapılan çok
değerli ön çalışmaları
Rosetta Taşıtemel alarak
Rosetta Taşı'nın bazı parçalarını 1824 yılında çevirerek Antik Mısırcanın Kıptîceye benzediğini ve yazı sisteminin fonetik ve kavramsal işaretlerin birleşimi olduğunu göstermiştir.
Napoleon Mısır'dan dönünce:
"Gittim, gördüm, döndüm" diyor.
Ama bu hareketi Hiyeroglif yazının çözülmesine sebep oluyor.
Bu işte Büyük İskender'in de büyük rölü var. Eğer Mısıra gidip İskenderiye şehrini kurmasaydı. Yunanca mısırda kullanılan yaygın dil olmayacak, Rosetta taşına Yunan alfabesiyle aynı metin yazılamıyacak, Hiyoroglif yazıda çözülemiyecekdi.
Bizim bütün sırlarımızı hep Avrupalı biri çözmüştür.
Orhun abideleri üzerindeki Göktürkçe yazıyı Danimarkalı Türkolog Vilhelm Thomsen çözüyor.
Evliya çelebi Seyahat namesinde Manyas gölünden bahsederken üzerinde yüzlerce kuşun çığlıklarla uçuştuğundan bahseder.
Ama Gölün sığ olan kuzey doğu kısmında kuluçkaya yatan çeşitli kuşların bulunduğu yeri. Nazi Almanya'sından kaçan, Atatürk'ün İstanbul üniversitesine yerleştirdiği Alman zoolog profesör Curt Kosswig kuş cenneti diye tescillendiriyor.
Osmanlı askerleri Mısırdaki Sifengin kafasını nişangah olarak kullanıyorlarmış.
Atina Akropol'de içinde heykelin bulunduğu etrafı sütunlarla çevrili Parthenon denen mermer binayı Osmanlı mühimmat deposu olarak kullanmış. Patlama nedeniyle tahribatına sebep olmuşlar. Ben gördüğümde Yunanlılar aslına uygun bütün Akropolü restore ediyorlardı. Bizim Efes'in girişi yıkılmış taş yığınlarla dolu. Akropolde yerde bir tane taş bulamasın. Binalarda kaybolan mermer parçaların, yeni mermerden yapılmış orijinaline uygun parçalar görürsün. Restore çalışmaları olduğundan binaya girip heykelin bulunup bulunmadığını görmedim. Sonradan öğrendiğime göre heykel İngiltere'de Biritish Museum'de imiş. Yunanlılar geri almaya çalışıyorlarmış.
Olympia'daki dunyanın 7 harikasından biri olan Zeus tapınağındaki Zeus heykelinin akibeti:

Heykel altın ve fildişinden imâl edilmiştir. Zeus'un oturduğu taht, abanoz ağacından yapılmış, altın, fildişi ve değerli taşlardan kakmalar ile süslü hâliyle heykelin kendisinden daha etkileyiciydi. Heykel, Zeus'u sağ elinde zafer tanrıçası Nike ile, sol elinde ise değerli metallerden süslemeler ve bir kartal kakması ile bezeli bir asa tutarken betimlenmekteydi.
Zeus Tapınağının içinde bulunan heykel, tapınağa ancak sığabiliyordu, hatta oturur vaziyette tasvir edilen Zeus, ayağa kalksa tapınağın tavanı yıkılacakmış gibi duruyordu."[2] Üzerinde, Yunan tanrılarının ve sfenks gibi mistik hayvanlar figürleri yer alıyordu. Heykelin derisi fildişinden, sakalı, saçları ve elbisesi altındandı. Karanlık bir koridordan geçilerek görülebildiği için, parlak fildişi, insanların gözünü alıyor ve derinden etkiliyordu.
Olimpiyat oyunları, 391 yılında Theodosius tarafından putperestlik gerekçesiyle yasaklanınca Zeus Tapınağı da ziyaretten men edildi. "Dünyanın Yedi Harikası" arasında sayılan heykel, Atina'nın ileri gelenleri tarafından, yeni kurulan Konstantinopolis'e taşındı ve orada da 462 yılındaki büyük yangında yok oldu
Bergama'da Almanlar kazı çalmalarıyla buldukları kabartma savaş tasvirleriyle ve mermer sütünlerle süslü narin Apollon tapınağını Berlin'e taşıyorlar. Bergamos müzesi adı altında büyük bir Bina yapıp bunun içinde Apollon tapınağını yeniden inşa ediyorlar göreni hayretler içinde bırakıyor. O yıllar da Abdul Hamit'e "Almanlar bizim bazı taşları götürmek istiyor, sen ne dersin" ediyorlar.
Abdul Hamin "Almanlar bizim dostumuzdur. Bizde taş çok götürsünler" demiş. Bu harika anıtın yurt dışına çıkmasına izin vermiş.
İşte bizdeki zihniyet bu.
Bergamos müzesinde sadece Apollon tapınağı bulunmuyor,
Anadolu'dan götürülen başka anıtlar bulunduğu gibi o zaman bizim mülkiyetimizde bulunan Babil şehrinin surlarındaki iri Aslan fiğlerini surlarla beraber Bergamos müzesine taşıyıp yeniden inşa etmişler.
3 Mart 2023 Cuma
Kedi zekası ve insanlara yakınlığı
Yazlıkta evin bahçesine devamlı kediler gelir taş bahçe duvarının üstünde yuvalanarak yavrularını doğurur, büyütür sonra da götürürdü. Bir gün bahçeye tek bir yavrusuyla beyaz benekleri olan sarışın bir kedi geldi. Oturduğum çardakta yavrusunu emzirdi. Kendi gitti yavrusunu orada bıraktı. Yavruyu kovaladım ama bahçe kapısından dışarı adımını atmadı.
Yemek yerken başladı miyavlamaya bende mecburen yediğim bir dilim ekmekten bir lokma kopararak verdim iştahlı bir mırıltı çıkararak hapur şupur yedi. Bitirince tekrar kafayı kaldırarak miyavladı. Bir lokma daha verdim. Onu bitirince karnı doydu ki bahçeye girdi uçan sinekleri patisini kaldırarak yakalayıp yere indiriyor sonrada yemeye çalışıyordu. Yiyip yemediğini anlamak için bir eşek arısını orsalanmış hafif hareketli halde önüne koydum. patisiyle dokunuyor ama yemeye korkuyordu. Anladım ki sadece oyun oynuyormuş.
Yerimden kalkıp dolaşırken benimle birlikte geziyor zaman, zaman ayaklarıma dolanıyor, üzerine basmamak içi özenle dikkat ediyordum. Bazan bastığımda oluyordu. Günün çoğunu yanımda oturarak geçiriyordu. Astımım. Kedi köpeğe alerjim var. Onlardan hep uzak durmaya çalışırım. Bundan kurtulmak ne mümkün. Bahçeden sokağa çıkarken bahçe kapısına kadar geliyor ama dışarı adımını atmıyordu.
Bir parça başına bakmadan ağaçlara tırmanarak çatıya çıkıyordu. Bahçenin maskotu olmuştu. İyice alışmıştım. Kaybolunca merak ediyordum.
Bizim memlekette kedilere pisik, kopeklere it denir. Kediler ; piss, piss diye çağrılır köpekler; gah, gah diye çağrılır. Bu kedi bu dili nasıl öğrendi ise. İlk piss der demez yanıma geldi. Hayretler içinde kaldım.
Birgün gene kaybolmuştu. Piss değince çatıda ortaya çıktı. Kabaklar için yaptığım tezgahta ki sırık ve direkleri aşağı tırmanarak apart topar yanıma geldi.
Bahçeye iyice sahiplenmişti. Bahçeye giren büyük kedilere saldırıp kovalıyordu. Önce kedinin yanına gidip arka ayakları üzerinde kalkarak kendini büyük gösteriyor. Sonrada üzerlerine atlayıp kovalıyordu. Hele kendi kadar sarı alaca bir kedi varidi, gelip yiyeceklerini çalıyordu. Her geldiğinde onu kapıya kadar kovalıyordu. Bir seferinde bunu tırmalamış, o da korkup gelip bana sığınmıştı. Annesi gelince peşine gidiyor arkadan üzerine atlıyor, emmek istiyor, Annesi burada karnının doyduğunu anlıyor ki emzirmek için taraftar olmuyordu.
Yanımda otururken, bir seferinde kucağıma atlamak istedi. Havada iken cetvelle vurdum. Kaçıp akşamları uyuduğu deniz motorunun oraya saklandı. Sabah geldiğimde kafasını çıkarıp bana korkuyla bakıyor, dışarı çıkmıyordu. Tehlike olmadığını anlayınca dışarı çıktı. O cetvelle zaman zaman arkasını kaşıttırıyordum, o da keyifleniyordu. Bu olaydan sonra cetveli elimde görünce uzaklaşıyor, bir daha arkasını kaşıttırmıyordu. Ama bir daha kucağıma atlamadı.
Son Bahar gelmiş yağmurlar başlamıştı. Oda uyuduğu yeri değiştirip kapının önünde, kapalı yerde teknenin üzerindeki yatık duran plastik kovaya taşındı. Sabah kalkıp kapıyı açınca karnı acıktığı için kovadan çıkıp, miyavlayarak içeri dalıyordu. Bende tekmeleyip dışarıda tutmaya çalışıyordum. Oraya kapının eşiğinin sol kenarına bisikletin tekerinin arkasına plastik bir tabak koyarak yiyeceğini vermek mecburiyetinde kaldım. Kahvaltı hazırlamadan yiyecek vermesem miyavlayarak kıyameti koparıyor, ocağın oraya tırmanıyordu. Kaynayan şeyleri döker diye korkuyordum. Bu durum giderek bitkinlik veriyordu.l
Hanım İstanbul'da torun bakarken birkaç yıl önce; gene böyle bir yavru ve anasına yiyecek veriyordum. Hanım gelince yavruyu arka bahçeye attı. Bir daha da gözükmediler.
Bir sabah eldivenleri taktım götürüp bunu arka bahçeye atım. Kurtuldum diye seviniyordum. Kahvaltı hazırladım. Kedi sesi duydum. Tepsiyi çardağa götürmek için kapıyı açınca. O da kapının önünde idi. Duvarı tırmanarak geri dönmüş, kahvaltı vakıtına yetişmişti. O gün ekmeğime gene ortak olmuştu.
Tek çare götürüp köyün içine bırakmaktı. Onu da yaptım.
Kahvaltıdan sonra köyün girişine kadar bisiklet turu yaparım. O gün eldivenleri takip kediyi de aldım. Köyün Orta yerinde çocuğu olmayan, kedi besleyen yarım akıllı bir kadının zemin kattaki balkonuna kediyi bıraktım. Hem ayrıldığıma üzülüyordum, hem de kedi sesinden kurtuldum diye seviniyordum. Bir gün çınar yapraklarını toplarken başka bir yavru kedi miyavlıyor kulaklarımı tırmalıyordu. Oradan çabucak uzaklaştım.
Dört yıl covid-19 kısıtlamalarından dolayı insanlardan uzak yaşamak beni o kadar yalnızlaştırmış ki, bir yavru kedinin varlığına dayanamadım. Götürüp başkasının kapısına bıraktım. Oysaki iki lokma ekmekle karnı doyuyordu.
Bu da gösteriyor ki ben bundan sonra ikinci bir kişiyle yaşayamam.
Her sabah bisiklete binerken hep gözüm benim kediyi aradı. Göremeyince, balkonuna bıraktığım kadın sahiplendi diye seviniyordum. Bu durum bir hafta devam etti. Bir hafta sonra kediyi köyün sonunda ki İstanbul mahallesi dediğimiz yerde yol kenarında gördüm. Dönüşte piss diye çağırınca yanıma geldi, paçalarıma sürtünerek miyavlamaya başladı. Kedinin bulunduğu evin kapısının önünde duran adama kedi sizin mi diye sordum. "Hayır bu gün geldi buraya" dedi.
Kediyle ilgilenmeyince kedi adama doğru gitti. Bende eve döndüm. Şezlonga uzanınca aklımda kedinin durumu vardı. Balkonuna bıraktığım aile ve başkası sahiplenmemiş. Hayvan sokakta kalmıştı. İnsaniyet duygum ağır bastı. Kediyi getirmeye karar verdim. Eldivenleri taktım, bisikletle döndüm. Rasladiğim yerdeki kanapenin üzerinde güneşlenen kediyi piss diye çağırdım. Yanıma gelince yerden alp, eve getirdim.
Hayvan aç kalmış verdiğim yiyeceklerin hepsini yedi. Akşamda unutmadığı eski yeri kovada uyudu. Aynı terane devam etti.
Yavaş yavaş benimle sokağa çıkıyordu, (Hatta bir seferinde iskeleye kadar geldi.) Dönüşte evin yolunu buluyordu.
Bir seferinde çınar yapraklarını toplarken o da geldi oradaki köpeklere ne yaptıysa (Belki üzerlerine atlamıştır.) bir kargaşalık koptu, hepsi birden havlamaya başladı. Döndüm baktım. Kedi çınara tırmanıyor. Elimde eldivenler vardı. Tuttum eve getirdim.
Bandırma ya dönme günü gelince yattığı kovaya sünger döşedim. Dışarıda da bir kovada su bıraktım. Her zaman o kovadan su içerdi. Sabah arabayı yüklerken mecburen kapıları açıktı. Kedi gideceğimi anlamış, arabaya girip, kolilerin arasına saklanmış. Arabayı dışarı çıkardım. Bir bidon benzin vardı, her yıl teknenin motoru için getiriyor, kalanını dönerken arabaya koyuyordum. Onu almak için döndüm. Bir baktım kapılar kapalı olduğu halde, kedi hostes koltuğuna oturmuş bana bakıyor. Zekasına hayran kaldım.
Evin ve bahçenin kapılarını kilitleyip geri döndüğümde koltukta yoktu. Galiba tekrar saklanmış. Bende unuttum. Bandırma'ya AVM'nin oraya gelinceye kadar sesi çıkmadı. Orada miyavlamaya başladı. Akşam olmuştu. Tabi bu arada kedi acıktı. Orda durdum alışveriş yaptım. Aldığım etten bir parça verip karnını doyurdum. Oturduğum apartman kapısının oraya gelince arka kaputu açtım. Tiss diye çağırdım, kolilerin arasından üste çıktı ama dışarı gelmiyor. Önden gelip kovaladım. Bahçeye girdi, büyük kedileri gördü, korktu galiba gelip arabanın altına saklandı. Ben arabayı boşaltırken o da miyavlıyordu.
Bir ara çağırdım bahçeye çıkardım. Galiba kuyruğuna bastım. Döndü civliyarağ gene arabanın altına saklandı.
Çok yorgundum. Ertesi sabah kalkınca yiyecek götürdüm ama kediyi bulamadım. Devamlı miyavladığı için akşamdan yoldan geçen birisi aldı diye tahmin ediyorum. Arabayı boşaltırken son seferlerde sesi kesilmişti.
Aradan Tam 3 ay geçti. 10 Kasım'da Köyden birlikte gelmiştik. Bu gun 10 şubat kediyi buldum. Biraz rengi açılmış. Gerdanında ve arka patisindeki beyazlık olduğu gibi duruyor. Yabanileşmiş. Piss dilini de unutmuş. Artık piss deyince gelmiyor, kaçıyor. Yaptığım ekmekten götürdüm, o ekmeyi yiyerek büyümüştü, yemedi. Çok uğraştım ama gelmiyor. Gene miyavladı eskisi gibi patilerini yaladı. Patilerini yüzüne gözüne sürdü. Bütün hareketleri ayni. Ana caddeden bir sokak aşağıda, evden fazla uzak değil. Orda da kedilere yiyecek veriyorlar. İyi yere kapılanmış. Yakaladım pışğırdi çirpindi, kaçtı.
Birileri aldı diye yanlış tahmin etmişim. Arabanın altıdan anayola doğru yürümüş, karşı ya geçmiş. Bir alt sokağa gelmiş. 100 metre kuzey-batı yönünde ilerdeki evin bahçesine sahiplenmiş.
Her gün yemek ten sora yürüyüşe çıkıyorum, o sokaktan eve dönüyorum. Neden rastlamadığımı merak ediyorum. Çöp kutusunun üzerinde idi kutunun arkasında kutuyla aynı yükseklikte bahçe duvarı var. Duvardan kutuya kolaylıkla geçiyor. Anlayacağınız geçim kaynağını bulmuş. Köyde kutuya çıkıp karnını doyuramazdı.
Kedi gene zekasını gösterdi. Birinci gün götürdüğüm ekmeyi yemedi. Ekmek bayattı. Yanında durmama izin veriyor, hafif hafif mırıldanıyor, yalanıyor, esniyordu. İkinci gün yeni ekmek pişirmiştim. Yer diye götürdüm. Birinci gün yakalamaya çalıştığımdan bu sefer piss deyince bahçenin öteki tarafına kaçtı. saklandı, bir daha gözükmedi. Ekmeyi orada bıraktım. 10 dakika bir bankta oturdum. Gelmedi bende eve döndüm.
Aradan nerdeyse bir ay geçti bu süre içinde aynı yerde kediyi bir sefer daha gördüm. Bu sefer piss demeye gerek kalmadan beni görür görmez kaçtı. Demek ki aynı yerde durmuyor. Balık almıştım temizleme artıklarını iki sefer götürüp duvarın üzerine bıraktım. Ama kediyi bir daha görmedim. Bu gün yine balık artıklarını götüreceğim. Kısmet...!
Dun bıraktığım balık artıkları, duvarın üzerinde duruyordu, kedi de orada idi koklandı ama yemedi. Ben uzakta bir banka oturup seyrettim. Yere indi çöp kutusunun altına bırakılan ekmeklerden yedikten sonra duvarın üzerinden bahçeye atlayıp kayboldu. O gitikten sora balık artıklarının bulunduğu torbayı açtırdım, artıkları görünür hale getırıp, eve döndüm.
Kuyruklu Şiir
Uyuşamayız, yollarımız ayrı;Sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi;Senin yiyeceğin, kalaylı kapta;Benimki aslan ağzında;Sen aşk rüyası görürsün, ben kemik.Ama seninki de kolay değil, kardeşim;Kolay değil hani,
Böyle kuyruk sallamak Tanrının günü.
Orhan Veli
7 Şubat 2023 Salı
Yaşamadair
Kanuni Sultan Süleyman "Dünyada en muteber şey yoktur devlet gibi.
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi." demiş.
İnsanlar eskiden 50 yaşına kadar yaşadı mı çok yaşadı derlermiş.
İnsanın çok yaşaması soluduğu nefesin temizliğine bağlıdır. Taş devrinde açıkta yada ocakta ateş yakarak hem ısınır hem de bulunduğu ortamı aydınlatırlarmış. Ateşten yayılan dumanı solurlarmış. Yaşadıkları mağaraların duvarları halen isle kaplı.
Alplerde bulunan taş devri, buz adamın ciğerleri is ile kaplı olduğu tespit edilmiş.
İnsanlar yüzyıllar boyu zeytin ve hayvan yağı, daha sonra mum ve gaz yağı kullanarak ortamlarını aydınlatmış, bunlardan çıkan gazları solumuşlardır. Ne zaman aydınlanmak için elektrik, yakıt için tüp, ve doğal gaz kullanılmaya başlamışlar. Soludukları havanın kalitesi de artmış, böylece daha uzun yaşamaya başlamışlar.
Bu devirde 50 yaşından önce ölüme primitif ölüm deniyor, benim dedem Osman 36 yasında primitif ölüm sınırları içinde ölmüş.
60 yaşından önce ölenlere erken ölüm deniyor annen Rabia 58 yasında yanı erken ölüm sınırları içinde öldü. 70 yaşından önce ölenlere normal ölüm deniyor Cihangir ve Yaşar (baba ve anne tarafından yaşıtım olan akrabalarım) bu sınırlar içinde öldü, 70 yaşından sonra yaşayanlara çok yaşadı deniyor. Eşim Cemefer ve Babam Faiz çok yaşadı sınırları içinde öldü. Bende 70'e adımımı attım. Babamdan çok yaşar mıyım, bilinmez.
Nâzım Hikmet (Memleketimde insan manzaraları) kitabinin başlangıç sayfasında Haydarpaşa tiren garının merdivenlerini tırmanan adamı "Babamdan çok yaşadım" diye konuşturarak kitaba başlıyor.
Havayla vücuda giren kimyasal maddeler, akciğerlerde doğrudan kana karışıyor, kan dolaşımıyla da bütün vücuda yayılıyor. Sindirim kanalındaki gibi dekantasyona tabi tutulamıyor.
Soluduğunuz havaya her zaman dikkat edin.
Nazımın dediği gibi: "Yaşamak ciddi şeydir. Ciddiye alacaksın.
İşin gücün yaşamak olacak."
* * *
Gönen'de iken Cumhuriyet gazetesi köşe yazarı Oktay Akbal gelmişti fabrikayı gezdirdim.
Ertesi gün gazetede bir makalesini okudum Gönen gezisiyle ilgiliydi. Şöyle diyordu. "Gönen'deki camilerin hoparlörlerini bir birine bağlamışlar. Birinde yapılan vaazlar diğerlerinden dinleniyor. Camiye gidip her gün bunları dinlemek her gün ölümle yüzleşmek ölümü yaşamak demektir. Oysa yaşarken hiç ölmeyecek gibi yaşayacaksın, ölümü aklına bile getirmeyeceksin. Ölürsen zaten öldüğünün farkında bile olmazsın."
Osmanlı erkekleri başlarına beyaz bir bez sarıp kavuk haline getirirler. Bu ne imiş biliyor musunuz ?
Kefenleriymiş. Ölmeyi devamlı canlı tutmak için kefenlerini başlarına sararlarmış. Camiye gidip her gün beş vakit namazda ölümle yüzleşmeleri yeterli gelmiyormuş.
Bu davranışları yaşamayı sevmediklerinden değil aksine çok sevdiklerinden, ölüp sonsuz yaşamaya kavuşmak için!
Çünkü bu dünyada yaşadıkları fani (geçici) asıl öldükten sonra (Altından ırmaklar akan Cennetlerde, Hurilerin hizmeti altında) sonsuz yaşama kavuşacaklarına inandırıldıkları için.
Bu körü körüne inandırılmak o kadar güçlü olmuşki; İslamın Batini mezhebindki Haşhaşiler, İran Alamut'ta kuranda tarif edilen cennete benzer bahçeler hazırlayıp, fedailerini önce haşhaşla uyutup bu bahçelere bırakıyorlar, uyandıklarında huri dedikleri kadınlarla birlikte olmalarını sağlıyorlar, böylece beyinleri yıkanıyor. Öldükten sonra böyle yaşıyacaklarına inandırılıyorlardı. Bu fedailere cinayetler işletip, yakalanmamaları için intihar etmeleri telkin edilip, cennete gideceklerine inandırılıyorlardı. Selçuklu veziri Nizamul mülk ve Sultan Melik Şah bu şekilde öldürttürülüyor.
Amarika'da ticaret merkezi ikiz gökdelenlere uçaklarla çarpan El-kaide elamanlarının bir akşam önce sex videoları izledikleri tesbit edilmiş. Öldükten sonra cennetteki hurilerle birlikte olmaya kendilerini hazırlamışlar.
Günümüzde Fetullah Gülen, gurubundakileri bu şekilde telkin ederek beyinlerini yıkadı Türkiye'de onları darbe yapmaya inandırdı. Bu gurubun darbe kalkişmasi bir gecede 250 küsür kişinin ölümüne sebep oldu.
Şöyle bir tekerleme var. Adamın arkadaşının başındaki sarığında duman görmüş arkadaşına bunu haber vermek için şu tekerlemeye başlamış. "Sarığının büklümünün büklümünün büüüü............ klüüü.......münde yangın var". Büklümleri bitirene kadar adamın sarığı tutuşup yanıyor.
******
İnsanlarin inanılmaz hayal gücüne bak;
Hırıstian inancı: İsa öldükten sonra dirilip göğe tanrinin yanına çekilmiş. Yani oğul babaya kavuşmuş. Çünkü ertesi günü ölüsünü koydukları mağarada tekrar bulamamışlar.
Musluman inancı: Muhammet, Mescidi Aksa'da miraca çekilmiş. (Bunun için miraç kandili kutluyorlar) Yani göklere çıkıp tanriyla görüşmüş.
Yahudi inanci: Musa Tur dağında tanrıyla buluşarak, tanri ona 10 Emir vermiş.
İlahide, Yunus Emre boşuna demiyor; "Tur dağında Musa ile, çağırayım mevlam seni. Elindeki asa ile çağırayım mevlam seni. "
Nazım, "Ne gökten necet indi, ne bir parça merhamet.
Çalışan insanlara İsa, Musa, Muhammet sadece bir tutsu buhur verdi. Masal cennetlerinin yollarını gösterdi...!
Fuzuli düz yazı (Vezin) şeklinde yazdığı Kerbela olayını anlatan Hadikatü's-sü'eda isminde bir kitabi var. Orda inancını o kadar saf anlatmış ki! (Bu gün İran' ın devlet yönetiminde kullandığı Şii inancı.)
Bu yarım akıllı adam aruz vezninde yazdığı o güçlü şiirleri nasıl yazdığına inanasınız gelmiyor.
Bizdeki Şii inancına mesup Alevilerin piri HACI BEKTAŞI VELİ bakın ne akıllıca rubai yazmış:
Hararet nardadır, sacda değildir.
Keramet baştadır, hırkada taçta değildir.
Her ne arar isen kendinde ara.
Kudüs'te Mekke'de Hac'da değildir.
******
YAŞAMAYA DAİR 1: Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.
1947
2:
Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.
Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.
Diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
yani,
duvarın ardındaki dışarıyla.
Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...
1948
3:
Bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
yani bu koskocaman dünyamız.
Bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.
Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
"Yaşadım" diyebilmen için...
Nazım HİKMET
Maraş Depremi şubat 2023
Dünyanın şekillendiği ilk dönemlerde bugün Hindistan yarımadası olan plaka Asya kıtasına hızla çarparak dünyanın en yüksek sıra dağları olan Himaliaları meydana getiriyor.
Ayni şeyi bugün Arap yarımadası olan plaka Anadolu'ya doğudan çarparak Doğu Anadolu'daki dağlık bölgeyi ortaya çıkarıyor.
Afrika plakası da Avrupa'ya çarparak Avrupa'da Alpleri ve Anadolu'da Torosları meydana getiriyor.
Alp-Himalaya sitemi eski dünyadaki en yoğun deprem bölgesini meydana getirmiştir. Bu bölge; İtalya, Yunanistan, Türkiye, İran, Pakistan, Hindistan şeklinde doğuya uzanıyor. Afrika, Arap yarımadası ve Hint yarımadası Avrasya plakasını sıkıştırması yer kabuğundaki kırılmalara neden oluyor.
Biz bunlara fay hatları diyoruz.
Maraş bir kaç fay hattının kesiştiği noktada bulunuyor.
Doğudan gelen fay hattı Maraş ovasında üçe ayırılıyor birincisi (7.5 şiddetindeki ikinci depremi oluşturan) batıya doğru giden kuzey hattı, ikincisi Adana yönündeki güneybatı hattı, üçüncüsü Lut gölü istikametindeki güney hattı. Arap plakası bu noktayı sıkıştırarak depreme neden olmuştu. Bu hat daha uzun kırıldığı için Hatay ve Suriye'de ağır hasara neden oluyor, ta Mısır'da hissediliyor.
Önce bu güneybatı ve güney hatları 04:17'de kırılıyor, (7,8 şiddetinde) 9 saat sonra birinci depremin tetiklemesiyle yüz kilometre kuzeyde olan kuzey hattı kırılıyor. (7,5 şiddetinde)
İki hafta sonra güney hattının kırılan ucunda 6.4 ve 5.8 şiddetinde artçı depremler meydana gelerek, Hatay'da yeniden ölüm ve yıkımlara sebep oldu.
100 yıl içinde 1939 yılında Erzincan'da meydana gelen 7,9 şiddetindeki deprem den sonra (O da 33000 küsür ölüme neden olmuştu.) Anadolu'da en çok hasara neden olan deprem olarak tarihe geçiyor.
Dün sabah saatinde hissettiğim Balıkesir'de 4.2 şiddetinde gerçekleşen depremden sonra kiyamet mi kopuyor diye içgüdüsel söylemiştim. Gerçekten de kıyamet kopmuş. Bu depremler 10 ilimizde ve Suriye'de can kaybı ve yıkımlara neden olmuştu. Bütün televizyonlar ve radyo kanalları depremden başka yayın yapmıyorlar. Ne televizyon ne de radyo dinleyebiliyorum, evde sessizlik olmasın diye CD'yi açtım.
1989 yılında Sovyetler dağılıp bağımsız devletler topluluğuna ayrıldıktan sonra Ermeniler, Azeri Türklerine yoğun katliamlara başladılar, Karabağ'ı işgal ettiler, arkasından da Ermenistan'da büyük bir deprem oldu. Binlerce kişi hayatını kaybetti, bir çok Ermeni de İstanbul'a göç etti.
O günler de İlhan Selçuk bir makale yayınladı. Hiç bir inancı olmayan pozitif düşünen bu adam. Tam olarak değilse bile makalede "Ermeniler azmıştı Allah başlarına vurdu" demeye getirmişti. Şimdi aynı şeyi Kürtler için söylemek insanın içine sinmiyor. Ama 40 yıldır bu devlete ve millete yaptıklarından sonra, gene bu devlet ve milletin onlara kucak açması, insana İlhan Selçuk'un makalesini hatırlatıyor.
Bu devlet ve bu millete yaptıkları kötülükten sonra Kürtler, aşağıda bahsettiğim Sodon ve Gomera şehirlerinin akıbetine uğramışlardır.
ö * * *
"Kendi mülkünde dilendin din için.
Çok fedakâra yandın bir Kureyiş-i kin için."
Demiş Neyzen Tevfik. Demiş de doğru demiş.
Biz ne çektiysek Araplardan ve Arap yarım adasından çektik.
Araplar hac diye bir hikaye uydurdular tarih boyu hacılar para ve tüm gelirlerimizi Arabistan'a taşıdılar.
Hacılar oraya gelirlerimizi kolay götürsünler diye Abdulhamit kendi parası dahil gelirlerimizi Bağdat demir yoluna harcayarak demir yolunu yaptı.
Sonuç ne oldu; Bedevi Araplar sabotajlar düzenleyerek demir yolunu tahrip etti. (Çünkü hacıları onlar taşıyordu, iş ellerinden alınmıştı.) Rayları söküp sattılar.
Abdulhamit devrilip birinci Dünya Savaşı'na girilince, Araplar sünnetsiz İngiliz Lauren'sın arkasına takılarak bizi arkadan tekmelediler. Arap yarımadasından söküp attılar.
Sonunda ne dedik: "Ne Şam'ın şekeri ne Arap'ın kara yüzü. "
Şimdide Arap plakası, Anadolu plakasını ardından tekmeleyip tarihteki en çok can kaybı ve tahribata neden olan depremi ortaya çıkardı. On şehrimizi yerle bir etti elli bine yakın (49580 kişi) canımızı aldı.
* * *
Eylül'de balık mevsimi açılınca Erdek Orman köyün açığında troller sıraya girmiş gibi sıralanıp avlanıyor. Komşumuz Tahir ustaya, neden aynı sırada durduklarını sordum. Oradan geçen bir kanal olduğunu söyledi derin olduğundan karides bolluğundan balıklarda o kanalda çok olduğunu söyledi.
Daha sonra öğrendiğime göre kuzey Anadolu fay hattı oradan geçip Marmara adasının kuzeyinden Yunanistan'a doğru ilerliyormuş.
Tele1 kanalında tartışmaya bir hoca bağlandı.
Avrupa birliği ve NATO desteğiyle 99 Gölcük depreminden sonra Marmara denizinde sismik araştırma yapmışlar. 1999'daki Gölcük depreminde kuzey Anadolu fay hattı Marmara denizine kadar kırılmış, Marmara denizindeki devamı kırılmak için beklemedeymiş. En az 7.2 şiddetinde Marmara depremi bekleniyormuş. "Bunu 99'dan beri söylüyorum" dedi. Avrupa yakasında zemin Anadolu yakasıdan daha gevşek olduğundan hasar daha çok bekleniyormuş.
Bir fay hattı da Bursa Ulubat ve Manyas göllerini takip ederek Gönen yönünde ilerliyormuş. Bu hatta kırılmaya hazırmış.
"Elazığ depreminden sonra fay hattının devamı olan Maraş'ta deprem olacağını söyledim nitekim oldu" dedi.
* * *
Elazığ Maraş depremlerine bakıp İstanbul'u karşılaştırmak hiç doğru değil. Depremin ne zaman olacağını tespit eden bir teknoloji henüz geliştirilememiş. İstanbul'da bin yıllık Ayasofya, bozdoğan kemeri, Yedikule zindanları, dikili taşlar var. İstanbul fetih edildikten sora 570 sene geçmiş. Onlarca cami, köprü ve su kemeri bu sürede yapılmış, hepsi ayakta.
Elazığ depremi, Gölcük depreminden sora oldu. Bu günkü depremle İstanbul'u karşılaştırmak doğru değil.
* * *
Arap yarımadasını meydana getiren Kızıl deniz ve Basra körfezi Arap plakasını oluşturan fay hatlarını içeriyor. Bu hatlar kuzeye ilerleyerek doğu Anadolu'nun güneyinde birleşerek Arap plakasını tamamlıyor.
Maraş Depremi Kızıl Deniz'den gelen fay hattının kuzey ucunda meydana geliyor.
Depremin böyle yıkıcı olması bu hattın Maraş'tan Suriye' ye kadar uzun kırılması sebebiyle oluyor. Hatta 6.5 ve 5.8 şiddetindeki son artçı sarsıntılar kırılan hattın güney ucunu biraz daha kırıyor.
Tarihte buralarda meydana gelmiş büyük depremlerin kanıtı; dini kitaplarda geçen Sodon ve Gomera hikayeleridir. Orda şehirlerle birlikte insanları da yutan büyük bir depremden bahsedilmektedir.
Bu depreme bakarak İstanbul için felaket senaryoları üretiliyor. Oysaki İstanbul'da tarihin hiç bir döneminde fay hatları bütünlük halinde kırılmamıştır. Hepsinde kısmi kırımalar olmuştur. Buda düşük şiddette deprem demektir. Aksi halde hiç bir tarihi yapı ayakta kalmazdı.
İstanbul'da hiç deprem olmuyor mu? Oluyor tabi, yoksa Mimar Sinan Ayasofya kubbesini korumak için dört bir yandan destek duvarları yapmazdı.
* * *
Birkaç yıl önceki Elazığ depreminin ardından bu seneki Maraş depreminden sonra bu iki şehir arasında kalan Malatya’da sık sık artçı sarsıntılar meydana gelmektedir.
Dün 17 Mart, Mersin’de artçı deprem oldu demek ki Muş Adana arası kırılmış, kırılan uç kısım Mersin’de kırılmaya devam ediyor.
Dün 17 mart, Bolu’da 4.8 şiddetinde deprem oldu. Buda gösteriyor ki Düzce depreminin Doğu ucu kırılıyor. Bu küçük kırılmalar sitiresi azaltıyor tahribata neden olmuyor. Gölcük depreminden birkaç ay sonra Düzce depremi meydana geldi, şimdide Bolu. Bu da gösteriyor ki deprem batı Marmara denizinde değil Doğuya yönlendi.
Gölcük depremi sırasında çekmece göllerinin bulunduğu bölgede de deprem nedeniyle yıkımlar oldu. Şimdi Kumburgaz (Büyük çekmece gölü bölgesi) önünde kırılmamış fay hattı olduğundan bahsediliyor. Eğer bu hat kırılmadıysa, Gölcük depremi sırasındaki deprem ne idi? Bazı yer bilimciler adalar bölgesinde kırılmamış fay var diyor, bazıları da bunu kabul etmiyor. Gölcük depreminden sonra Marmara'ya kadar fay hatları kırıldı. Sıra denizdedir deniyor, aradan 24 yıl geçtiği halde karada deprem doğuya doğru devam ediyor ama deniz de deprem olmuyor.
Marmara ve İstanbul’da tarih boyunca yıkıcı deprem olmamıştır, olmazda yoksa bin yıllık Ayasofya ve önündeki dört tunç silindir 10 santimetre boyundaki takozlar üzerinde duran hiyeroglif yazılı tek taş blog obelisk çoktan devrilmişti. Ben yanında dururken bunu neden rüzgar devirmiyor diye merak etmiştim. Tek parça olarak gördüğümüz bu Obelisk Mısırda dört parçaya ayrılıp, İstanbul'a taşındıktan sonra birleştirilmiş. Roma’da, Paris’te ve Viyana'da birkaç obelisk gördüm. Hepsi de taş blok üzerinde oturuyor. Bizdeki akıl almaz şey.
1 Kasım 2021 Pazartesi
Şavşat yöresel kahvaltısı
Sevgili şavşatlılar, bana şavşat'ın yöresel bir kahvaltılık ya da yemek tarifi lazım iş için. Demo yapacağım.
Şavşat’ta kahvaltıda ya ayran çorbası, yada peynir eritmesi puğaça, yada cadi eşliğimde yenir. Başka şeye ihtiyaç duyulmaz.
Komşular da bunları mı yerdi?
Genellikle sabah erken taze cadi pişirilir. Ekşitme sorunu olmadığından işe acele gitmek için en kolay ekmektir.
Cadi hazırsa ayrana doğranır sor peynir katık edilir.
Bu şekildede kahvaltı halledilmiş olur. Çapa’yı küreği alıp doğru tarlaya.
Öğlende evde kalan kadın tepsi işi getirir tarlaya yanında ayran ve türşü olur. Tabi şör peynir de unutulmaz.
Herkes; bu geleneksel kahvaltıdır. İş ön pilanda yeme içme ise ikinci pilandadır. Her şey işin gidişine göre ayarlanır.
İngilizlerde kahvaltıda mısır gevreği ve greyfurt yerler.
Bize yakın kahvaltıları.
Neden bunları hatırlattın kötü oldum.
Coğrafya ansiklopedisinde Artvin’i okurken; adam “ Tek yedikleri şey lor çorbasıdır’ diye yazmış.
Artvin fakirlikte Tunceli’den sonra ikinci sıradadır. Sebebide her iki şehir kırık dağlık arazidedir. Tarım alanı kısıtlıdır.
Yeni bir iş fırsatı için araştırma yapıyorum. Önce evden başlayayım dedim araştırmaya.
Peki Şavşat kahvaltısı ne işine yarayacak?
Yöresel kahvaltı yapan biryerle görüşüyorum.
İstanbuldan ötöbüsle memlekete dönüyordum, Doğu Karadeniz’e girince araba bir lokantanın önünde kahvaltı için durdu, çoğunluk kahvaltıda ne yedi biliyormuşum?
Çorba!
Bizde kahvaltı kültürü yoktur.
Domates, salatalık, taze soğan, marululumuz vardı ama çiğ domates yeme ve salata yapma kültürümüz yoktu.
Babamın askerden döndükten sonra ilk salata yapmasını hiç unutmam. Yukarıdaki sebzeleri geniş bir tasa doğradı. Limon olmadığından üzerine turşu suyu döktü.
Sıvı ve zeytin yağı olmadığından. Tereyağını ocakta eritip üzerine serpti.
Tabi tereyağı anında dondu.
O salatayı yiyip yiyemediğimizi hatırlamıyorum.
Ama sebzelerı doğrayıp yağsız limosuz tuzlayarak kaşikladığımızı çok iyi hatırlıyorum.
Bir seferınde Meydan amcanın küçük kızkardeşi Ğefo iştahlı salata yediğimizi gördü.
Gidip kendi bostanından en olgunlaşmiş domatesleri toplayıp salata yapıp yemiş. Arkasından da kusmuş.
Biz domatesi sadece patates yemeğınde kullanırdık çiğ yemezdik.
Şavşat'ın tek kahvaltısı peynir eritmesi:
Peynir eritmesinin püf noktası eriyen türde peynir kullanmaktır. Örneğin taze kaşar eridiğinde lastik gibi olur bunun yanında olgun kaşar daha iyi erir. Fakat en güzeli çeşitli peynirleri karıştırıp yapmaktır. Kars çeçil peyniri, olgun ezine kaşar, taze kaşar, İzmir tulum, Manyas kelle peyniri(olgun) etc. Ne peynir kullanırsan kullan önemli olan bir peynirin baskın tad vermesini engellemek için miktarları iyi ayarlamaktır.
Peynirleri bir tasa rendeliyorsun ve üzerine birazcık sıcak su döküyorsun (Örneğin bir tas peynir için yarım çay bardağı). Çok su bütün tadı kötü etkiler.
Tavaya yarım kaşık veya daha az (peynirler yağlı olduğundan) tereyağı koyup, iyice kızdırıyorsun. Tereyağının kokusu çıkınca peynirleri katıp karıştır ve tavanın kapağını kapat. Peynirler pişip erimeye başladığında tekrar bir karıştır ve kapağı kapatıp bir kaç dakika daha bekle. Sonra üzerine bir yumurta kır( İki kişi için iki yumurta) ve önce yumurtanın beyazını peynirle karıştır. Beyazlar biraz pişince sarısını da karıştır ve ocağı kısık ateşe alıp bir dakika( Yada daha çok, nasıl pişmesini istiyorsan. Az pişmesi iyidir) kapağı kapalı pişir. Sonrasında servise hazır.
En güzel eritme bakır yada alüminyum tavada olur. Ateşi iyi ayarla, altını yakma. ;
Şavşatın en derin yemeği kesme ayran çorbası ve kançlamadır.
En iyi peynir eritmesi şüşlanmiş Şavşat peynirinden olur. Bu peynir Velat'ta ise kaymakla yumurtasız eritirsen en güzeli olur. Lokmayı bandırinca uzanmaya başlar uzanan peynirin bir ucu lokma ile ağzına girince diğer ucu daha tavadadır. Tavadan koparmak için haylı uğraşman gerekir.
En güzel peynir eritmesi benim yaptığımdır. Özünde Fransız peyniri vardır
Şüşlu peynir: Gorcoloyu bir ahşap kersene ufalarsın tuzlayıp karıştırırsın üzerine bez örtersin birkaçgün böyle bekler arada bir elle kariştırısın. Peynir ısınır yumuşar sarararir. Buna şüşlü peynir denir eritmesi güzel olur. Tuluğa tepersen eskiyince şor pernir olur.
Eski kaşardan da eritme peyniri olur. Pahalı olduğundan ben iki kiloluk taze tost kaşarı alıyorum. Daha büyük piyasada yok. (Ne kadar büyük olursa olgunlaşınca daha güzel olur) Ambalajından çıkarıyorum. Ambalajla olgunlaşmaz acılaşır. Onu taze tüketmek gerekir Oda sıcaklığında açıkta bir tahtanin üzerinde bırakıyorum. Birkaç günde bir başka yüzüne çeviriyorum. Sararıp kabuk bağlıyor. Birkaç ayda eski kaşar oluyor. Küflenirse küflerini yıkıyorum.
Eskiyince kabuk bağladığından kolay küflenmiyor. Buzdulabi poşetine hava kalmayacak şekilde sarıp dolaba koyuyorum. Küflenince gene çıkarıp yıkayıp dışarıda tutuyorum.
İyice dış kabuğu kuruduğudan eritmeden önce bir tasa doğruyorum üzerine kadar su dolduruyorum yarım saatta yumuşuyor. Eritmeden önce suyun büyük kısmını böşaltıyorum tereyağında iyice eriyince ocağı kısıp yumurtayı kırıp karıştırıyorum. Yumurtayı fazla pişirmiyorum. Nerdeyse şuşlu peynir gibi oluyor.
Missüt’te de eritme peynirlerini rendelenmiş eski ve yeni kaşar karışımıyla yapardık. Orda ne olduğu belli olmayan ithal fosfatlı eritme tuzları kullanırdık. Belirli kıvamda olurdu.
Bizde sabah yenilen yemeğe kahvaltı denmez. Sabahluğ denir.
Öğünler:
Sabağluk
Evlaluğ
Ağşamluğ.
Eskiden çay olmadığından, (Çay uzakdoğuda Japonyada vardı. Çay içilen yere Japonlar çay hane derlerdi. Bizde kave içilen yere kahve hane diyoruz. Önceleri adı kırahat haneymiş yani kitap okunan yer.) Türkler kahve tıryakisidir. Avrupa’ya kahveyi Türkler götürmüştür. 2. Viyana kuşaltmasında yenilince (Viyana'ya gittiğimde müze tanıtım odiosunda ve ötel görevlisinden duydum. "Türkler bu şehre iki defa saldırdı. Ama alamadı." şeklinde yenilgiyi övüç kaynağı yapmışlar.) geride çuvallar dolusu kahve bırakmışlar. Avrupa böylece kahve ile tanışıyor.
Türkler sabah zinde olmak için kahve içerlermiş. Aç karnında kahve içilemediğinden (Mide ağrısı yapar) kahveden önce birşeyler atıştırırlarmış. Bu yediği şeylere de “Kahve altı” derlermiş.
Kahvaltı kelimesi böylece ortaya çıkmış.
30 Mart 2020 Pazartesi
COVİD 19 veya CORONAVİRUS ( Facebook Tartışması)
Artemis Diana Bütün dünya insanları eve kapatıp çalişmayı durdurdu. Üretim olmayınca mevcut gıdamaddeside bitecek. Önce akvaryumdaki balıklar yenecek sonra kedi köpek daha sonrada insanlar birbirini yemeye başlayacak. Bütün dünya kamufle olmuş görünmeyen minnacık bir virüse yenik düştü.- Ayşe Feyza Buldanlı İnsan aklını hafife almayın. Dünya tarihi salgın dolu. Sadece İspanyol gribinden 15 milyon insan ölmüş. Umudu korumak ve insanın dehasına güvenmek gerekir.
- Artemis Diana Ümit yiğidin kamçısıdır. Umarım sizin dediğiniz gibi olur.
Eskiden dünyada şimdiki gibi sirkülasyon yoktu. Ölümler kontaminasyonlar lokal kalıyordu. Şimdi öylemi? Üç ay içinde bütün dünyayı sardı. Hızını düşürecek yerde artırıyor. - Ayşe Feyza Buldanlı "...Dağına göre kar yağar." Pek tabii ki, 21. yüzyılın gelişmiş dünyasında, böyle bir sirkülasyonda ,doğanın bu kadar tahrip edilmesinden sonra ortaya çıkacak mikroorganizmalar da kuvvetli ve kendisini çoğaltma kararlılığında olacaktır. Lakin... İnsanoğlu, ilk tüberküloz ile nasıl tanıştı ? Sığırları ehlileştirirken... Ağızlarından ve memelerinden geçen bu hastalığı tanımıyordu. Sonra tanıdı ve yendi. Değişim ve dönüşüm dönemindeyiz. Büyük bir salgın olacağı görülüyor. Ama insan aklı bunun üstesinden gelecektir. Doğal seleksiyon gereği, olması gereken yaşanacak. Tam bittiğinde , mutasyon geçirip yine bize uğracak. Bu savaş, akıl, cesaret ve bilimle sonsuza kadar sürer.
- Artemis Diana İlk çağlardan beri dünyada en çok ölümlere sebep ola hastalık çiçek hastalığı imiş. Çünkü 4000 yıllık Mısır mumyalarında çiçek hastalığının bıraktığı beneklere rastlanmış.
İlk aşi da bu hastalık için bulunmuş. 18. Yüzyılda bir İngiliz doktor, inekteki çiçek sivilcesınden aldığı sıvıyı bahçıvanının 9 yaşındaki çocuğuna enjekte ediyor. Çocuk hastalığa yakalanmıyor. Böylece ilk aşi bulunup eski dünyada hastalığın kökü kazılıyor. Bunu bilen akıllı Avrupalılar hastalığı Amerika’ya taşıyorlar. Bu bakteriye karşı bağışikliğı olmayan kızılderililerin kökünü kazıyorlar.
Bu yüzden güç ve teknolojiyi elinde tutan İngiliz ve Alman baş bakanlarına güveniyordum. Onların ikisi de virüse yenik düştü. O yüzden benim hiç ümidim kalmadı. - Artemis Diana
A British doctor named Edward Jenner (1749-1823) wanted to find out if the stories were true. So, he did an experiment on his gardener’s son, nine-year-old James Phipps. Jenner took material from a milkmaid’s cowpox sore and injected it into the child. - Ayşe Feyza Buldanlı Bilime ve akla olan güveniniz sebebiyle, ümidinizi en çok siz korumalısınız. Ayrıca Almanya büyük bir ülke. Merkel hükûmetinin, 8 yıl öncesinden hazırlanan raporlar doğrultusunda önlemlerini aldığı ve hastanelerin buna göre güçlendirildiği aktarıldı. Sağlık sisteminin pandemiye hazırlandığı ifade edilirken Almanya'nın şu an için Korona'nın hızını kesmesinde, Meclis'e sunulan bu, “Bilimsel öngörü ve senaryo çiziminin” etkisinin büyük olduğu belirtiliyor.(https://t24.com.tr/.../merkel-e-8-yil-once-sunulan...)T24.COM.TRMerkel'e 8 yıl önce sunulan rapordan: SARS-Koronavirüs…Merkel'e 8 yıl önce sunulan rapordan: SARS-Koronavirüs mutasyona uğrayacak, Asya'da bir hayvan pazarında çıkacak, tüm dünyayı saracak, üç yıl sürecek
- Artemis Diana Ayşe Feyza Buldanlı
Ama virüse yakalanan ilk kendı oldu. Şimdi karantinada. Sen gelde güven! - Ayşe Feyza Buldanlı Raporun öngörüsünde ilk aşamada halkın yüzde 8'inin bundan etkileneceği bildirilmiş.Yakalanmama ihtimalinin olmadığını biliyorlar zaten...
- Artemis Diana
Ümit veren bir şey varsa oda dünya nüfusunun gençleşeğıdir. Artık yaşlı Avrupa’dan kimse bahsedemiyecek. Onu da biz göremeyeceğiz. - Ayşe Feyza Buldanlı Hep beraber güzel günler göreceğiz...
- Artemis Diana Burda Darvin’in doğal seleksiyon yasasi devreye giriyor.
Doğal seçilim güçlü olan hayatta kalacak, zayıflar ayıklanacak.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


.jpeg)
.jpeg)
.jpeg)
.jpeg)
.jpeg)


.jpeg)

.jpeg)


